Öne çıkan

BU DAVET SİZİN

BERABERCE İNŞA EDİYORUZ

Sevgideğer dostlar, kucak dolusu, buket buket merhaba,

İnsancıl İktisat, iktisadı yeniden düşünebilme çabasıdır. İktisadın yaygın tanımı olan “kıt kaynakların etkin kullanımı” tabirini reddeder. Blog sayfasının tüm içeriği birlikte değerlendirildiğinde, düşün haritasının tamamı net olarak görülebilir.

Hakkımızda” sayfasında ayrıntılandırılan yaşam öyküsü ve yapılan çağrı da soluklanılan “mülkiyet” durağında İnsancıl İktisat’ın temel yapı taşlarını imler. Bu amaçla yazılan Mülkiyet Tezi (Yüksek Lisans Tezi olarak yazıldı)” de aynı adlı sayfalarda konuya akademik perspektiften yaklaşabilme çabasından ibarettir. Bundan sonraki durakta “ihtiyaç (doktora aşaması olarak da değerlendirilebilir)” kavramının İnsancıl İktisat içindeki konumunun belirginleştirilmesine olanak tanınmaya çalışılacaktır. Sonraki duraklar öncekilerin içinde gizli olduğundan, soluklanma anlarında kolektif çaba ile belirginlik kazanacaktır.

Sözün özü, belirli bir yaşam öyküsü içinde devinen “yeni yaşamın” izlerini belirginleştirme çabasına “İnsancıl İktisat” adı verildi. Yolculuk sürüyor, katılımınızı bekleriz…

DUYURU

Sevgili Dostlar Merhaba,

Blog sayfasının işleyişini paylaşmak için bu metni yazıyorum. İlginizi çeken makalenin altında yayımlanmak üzere eleştiri, karşı makale, genişletici makale vb. katkı sunacağınızı düşündüğünüz yazılarınızı Blog sayfasının fikir bütünlüğünü de korumayı gözeterek, “İletişim” sayfasında bulunan mail adresine gönderebilirsiniz. Buradan da paylaşmış olayım: ebrututu@gmail.com.

Yazılarınızı, başlığını belirttiğiniz makalenin altında, sizin tercih edeceğiniz bir başlıkla (eleştiri, katkı, karşı fikir vb.) adınızı da belirterek yayımlayacağım. Bu şekilde diğer okuyuculara ve bana da farklı kaynaklardan yararlanma, birbirinden öğrenme, kısaca beraberce düşünme imkânı sağlayacağımızı düşünüyorum. Sitenin genel düşüncesi ve İnsancıl İktisat’a dair olan bütünlüklü fikirlerinizi de “Beraber Düşünelim” sayfasında yayımlamayı planlıyorum.

Tartışmaya ve eleştirel aklı harekete geçirmeye katkısı olması dileklerimle…

Sağlıcakla kalın,

ebru

KISA BİR HATIRLATMA

Blog’un genel felsefesi değerlendirilirken, kavramların bir masa üzerine dökülüp tek tek ayıklanmasına, üzerinde yeniden düşünülmesine sıklıkla vurgu yapıldığını unutmamak gerekir. Kısaca, burada hedeflenen, bir “Aufhebung” (kapsayıp/içererek aşma) hareketini gerçekleştirme denemesidir. Düşünsel sıçrayışta yöntem olarak da bunun benimsendiğini açıklıkla söyleyebilirim. Diyalektik düşünüş, bu hareketi yapmayı denerken elbette pusulamız olacaktır.

Platon’un mağarasından çıkmaya hazır mısınız? Yolculukta yardımcı olacağını düşündüğüm anahtar sözcükleri sırasıyla buraya bırakıyorum. İkinci doğuma katkıları büyük olacaktır diye düşünüyorum. Bloğun felsefesini açıklamaları bakımından da değerli. Elbette masaya dökülmeleri olumsuzlanmalarını gerektiriyor. Yeniden değerlendirme için nirengi noktası burası. Kaleminiz uzun soluklu olsun!

Pragmatik / Faydacı akıl, Başarı, “Biz” siz,”Ben” vurgusu, Fırsat, Mülkiyet, Geçim Ekonomisi, İnsan merkezli, doğayı ve diğer tüm canlıları araçsallaştıran akıl, kısaca Araçsal Akıl, Rekabet, Hiyerarşi, Para, İş, Çalışma Yaşamı…

Yazılar geldikçe bu liste uzayacaktır eminim. Şu iki yazı da yol gösterici olabilir:

Soluklanma anı için düşünme önerileri 1

Soluklanma anı için düşünme önerileri 2

Sevgiler,

ebru

Kısa not: Yazı içi linklemeleri de hafife almayın, onların da kendi içinde tutarlı bir yapıları var.

Parrhesia: Doğruyu söylemek

Masumiyeti elinden alındı “İnsan”ın. Düşünce dünyası yalanla, komplo teorileri ile istila edilerek gerçekle ilişki kurması engelleniyor. Bu ayan beyan ortadayken, İnsan, yaşamı yeniden kurabilmek için hakikatin gözünün içine bakabilme cesaretini gösteremiyor. Neden? Neden ama, neden?

İnsan’ın düşüncesiyle karşılıklı oturup söyleşmesine olanak tanımıyor içinde bulunduğumuz çağın işleyişi. Hız hakim olmuş yaşama, zamanı yakalamanın peşinde insan, kaygılı, yüreği ağzında yaşamaya zincirlenmiş. Yalnız kalmaktan, yalnız bırakılmaktan korkuyor. Sürüyü bu denli içselliştirmesi de bundan. Yalnızlığı, içe dönmeyi acılarını kanatmaktan haz almaktan ibaret bellemiş / belletilmiş. Kalabalıklara karışma, kendini unutma çabası bundan. Sürü gibi düşünür, sürü gibi eylerse kabul görüleceğini bildiğinden, ayrıksılığı göze alıp, eleştirel aklı devreye sokamıyor. Zaten bunu yapabilmenin imkânlarından da yoksun. Yalanla, doğruyu ayırt edemiyor. İnsanlar yalan söylesin istiyor kendisine. Kandırılmak hoşuna gidiyor. Yalanı, komployu kolayca zihnine alıp düşünüşüne dahil ederken rahatsızlık hissetmiyor. Hatta eyleme geçiyor, kötüyü çoğaltmayı zekâ pırıltısı olarak gördüğü an’lara da şahitlik etmiyor değilim. Tüylerim ürperiyor.  Peki ama, bu neden böyle? Neden ama, neden?

Bir süredir internette dolaşan bir fotoğraf var. Sandalyeye oturmuş bacak bacak üstüne atmış bir adamın fotoğrafı. Dünyada viral olduğu söyleniyor. Popülizmle güdükleştirilmiş akla ancak böyle ulaşılabileceği düşünülüyor. Marx’ın, Che’nin, tişört baskısına indirgenmesine eş bir duyumsayış yaratıyor zihnimde. Anti-komünist propaganda, özgürlüklerin kısıtlanması dayanağı ile öyle etkin yürütüldü ki, maketten ev beğenerek, sittin sene faizle borçlandırılan İnsan, özgürlüğü bu sınırlar içinde tanımlar oldu. Araba satışı için kullanılan reklamlarda “kendini bul” deniyor insanlara mesela. Bu arabayı alırsan kendini bulabileceksin mesajı, fütursuzca yalan söylenerek kitle iletişim araçlarından her gün servis ediliyor. Özgürlük, sınırsızca alışveriş yapabilme, maketten ev seçerek yaşamını ipotek ettirmek, yalanlarla örülü sentetik bir dünyada hareket edebilmekten ibaret. Ötesini düşünebilmek için ne zamanı var İnsan’ın, ne de içine mahkum edildiği pragmatik yaşayış düzeneğinden yakasını kurtarabilecek akılsal örgütlenme kaynaklarına yakın durabilmesi, zihnini bu kaynaklarla besleyebilmesine izin veriliyor.

Kapitalizmin eleştirisi olarak kaleme alınan Kapital’i okuyamıyor mesela. Kapital basılıyor, orada bir sorun yok. Geniş kitlelerin zihinlerinin oraya doğru yönelmesinin ayak oyunlarıyla nasıl engellendiğini anlatmayı deniyorum. Benim gençliğimde sol cenaha getirilen en yaygın eleştirilerden biri kapitalizmin karşısında onu eleştirmekten öteye gidemediği idi. Buna ikna edilen akıl, öyle günlük yaşayan akıl da değildi. Nice profesörlerin, entellerin ağzına pelesenk edilmişti bu cümle, “Ama sol da yeni bir ekonomik işleyiş vaat etmiyor, bak Sovyetler’e, insanlar baskı altında yaşıyor, özgürlüklerinden mahkum.” Oysa “critique (eleştiri)” kavramı Kant’tan Marx’a gelinceye kadar sürdürdüğü yolculukta, “Kapital”in, “Meta” nın karşısına “İnsan”ı, “Doğa”yı, “Yaşam”ı, “Canlılık” ı koyabilmiştir. Öyle koymuştur ki, böylesi bir zihinsel örgütlenme ile markete, pazara, çıkan İnsan, aldığı her metanın içindeki kristaleşmiş emeği görür. O emeğin artık değer eliyle nasıl sermayeye aktarıldığını, bu durumun nasıl eşitsiz yaşamın inşasına, sınıflara mahkum edilmiş yaşam düzeneğine ve bunun normalleştirilmesine olanak tanıdığını bilebilir. Karl Marx, bu işleyişin bilimsel / felsefi arka planını oluşturmaya adadı tüm yaşamını. Kısacası, yalanla gerçeği çarpıtan akıl, yaşamın geniş kesimlerine kendini ancak böyle kabul ettirebileceğini bilir. Popülizmin kanatları altına da tam da bu nedenle sığınır. Aklı güdükleştirme pahasına yapar bunu. Hem de bilerek ve isteyerek. O nedenle suçu büyüktür. Affedilemez.

Sol, kapitalist işleyişin karşısına paylaşımcı, dayanışmacı, mülkiyetten azade bir ekonomik işleyiş koyar. Bunu mevcudu eleştirerek yapar. Aklın diyalektik işleyişi bunu gerektirir. Diyalektik, harekete içkin olduğundan, eleştiri sonsuza kadar sürer. Aklı, yanılgılarının çukurlarına düşmekten de böylece korur. Güdükleşmesini, tutsak edilmesini böylelikle engeller. Sav’ı Hegel’in kavramlarından biriyle desteklemek istersek, her momentte soluklanıp, yapıp ettiklerini eleştiri eliyle, gerçek karşısında dara durarak gözden geçirebilir. Kendine, sözü edilmeye çalışılan bu özgürlüğü tanıyabilen akıl, zihin dünyasını talana açmaz. Popülizmin tuzaklarını açık seçik görebilir. İnsan, böylelikle dogmadan uzaklaşıp kendini bilimin /gerçeğin / hakikatin alanına taşıyabilir. Durağan, statik, sınırları başka akıllarca belirlenmiş alanların tahakkümünden böylelikle kurtulabilir.       

Sandalyedeki adama geri dönersek. Etkin anti-komünist propagandanın tahakkümündeki zihinlere, Marx’ın vaat ettiği dünya, tahakkümcü, baskıcı, ütopik gelir. Üretim araçlarının mülkiyetinin kimde olduğu sorusunun yanıtının önemi üzerine düşünemez haldedir. Meta’da kristalleşmiş emek / zaman ne ifade eder anlayamaz. Eğitim, sağlık, barınma temel insanlık hakkıdır dendiğinde konduramaz, tembelliği besleyen unsurlar olarak görür. Herkese yaşama ücreti dendiğinde, “ama çalışmadan neden para verilsin insanlara” diye düşünür. İnsan olmayı, eşit olmayı konduramaz kendine. Yaratılan toplumsal ortak değerden habersizdir. Bütünden koparılmış, parçalı düşünmenin kısır döngüsüne hapsedilmiştir. Ağacı görür, ormanı göremez. Ağacı da yamuk görür. Şimdi bu İnsan’ı ortaklaşmacı, paylaşımcı, mülkiyetten azade bir yaşamın gerçek / mümkün olabileceğine, bunun özgürlüklerinin kısıtlanması anlamına gelmediğine, özgürlük kavramının hakikati ile nasıl buluşturacaksın? Popülizmin araçlarını kullanarak mı, “parrhesia” yaparak mı?  

O sandalyede oturan adam, Bernie Sanders, Amerika’da sosyalizmi temsil eden politik hareketin öne çıkabilmiş isimlerinden biri. Kapitalizmin, şimdilerde daha çok neo-faşizmin anayurduna dönüşmüş Amerika’da insanları sosyalizme / komünizme ikna edebilmek ancak popülist atraksiyonlara girerek yapılmaya çalışılıyor. İnternette Amerikalıların Sanders’a dair korkularını dile getirdikleri paylaşımları / tartışmaları takip etmeye çalışıyorum. Sanders yanlıları dile getirilen bu korkulara karşılık Bernie’yi, “ama o kadar da Marksist değil, zaten Marx’ın kendisi de Marksist değildi” diyerek savunmayı tercih ediyorlar. Sözü edilen fotoğrafın viral olması da böylesi bir popülizmin vücut bulmuş hali. Popülist, neo-faşist, liberal, kapitalist vs., kısaca aklın yanılgıya düşmüş bu türleri karşısında net, gerçekçi, açık-seçik, yalın, olduğu gibi olanı ortaya koyabilmek bugün başka her şeyden daha değerli. Dürüstlük, bugün enternasyonalizme açılan yegâne kapı. Başkacası mümkün değil. İnsancıl yaşam, tüm dünyada sosyalizmin / komünizmin gerçekleşmesi ile mümkün olabilir. Karşısında duran bir seçenek bile değil: Faşizm. Hem de bu yeni haliyle düşünebilme / sevebilme yetisini de insanın elinden almaya niyetlenmiş, mekanik bir işleyişe mahkûm edilecek olan bir dünya hayali kuruyor. Özgürlük mü dediniz!

Sıkı bir tekmeyi hak ediyor umutsuzluk

Öyle güzel seslere, öyle içten ezgiler eşliğinde, öyle anlamsız sözler söyletiyorlar ki, insanın isyan edesi geliyor. Bu yazının doğumuna kaynaklık eden olay da tam böyle gelişti. Şu meşhur Youtube’da gençler neler dinliyor, neler üretiyorlar diye gezinirken rastladım içtenlikli bir ezgiye. Öyle yalın, duru bir ses ki durakladım ve dinlemeye koyuldum. Sözler kendini görünür kıldıkça ezginin içtenliği, seslendirenin insanı içine alan tınısı kayboluverdi. Koca bir boşluktu içime yerleşen, bir de öfkeli sözler ardı ardına dilimin ucuna dizili verdi.

Ne bir arada, ne de yalnız olmazmış insan. Öyle diyor seslendiren kişi. Parçanın geri kalan sözleri de bu ruh halini besler nitelikte. Bir çıkış, bir umut ışığı yok. Bir zamanların ıssız adamını üreten duyumsayışla, Oğuz Atay’ın umutsuzluğunda boğulan zihinle karşı karşı karşıya kaldığımı hücrelerime kadar hissettirdi bu parça beni. Tutamadım kendimi çiziktirdim videonun altına iki satır. “Hem bir arada hem yalnız olabilir insan” dedim. Biz’siz Ben ile Ben’siz Biz’den bir halt olamayacağını, çukurda debelenmenin ötesine gidilemeyeceğini anlatmayı denedim. İnsanın kendi yaşamının Özne’si olmasını engelleyen, zihne kelepçe vuran, duyumsayışı güdükleştiren, çoraklaştıran, düşünüm, yaşamı içine alamama halleri bunlar. Kendiyle, yaşamla gerçek bir ilişkiden kaçanların sığınağı olabilecek bir kavrayış durumu. Görebildiğim kadarı ile de oldukça yaygın.

Gençliğin yaratıcılığına, sevme hallerine ket vuran sözler bunlar. Oysa kollarını kocaman açıp, dünyayı kucaklayabilecek enerjileri varken, kendilerini bu sisli, puslu pencerelerin ardına mahkûm edip, korkuya teslim oluyorlar. Yaşamı, olgular arasındaki ilişkisellikle kavramak yerine, perspektiflerini daraltıp, bütünlükten kopuk tikellikte, çıkışı olmayan acılar sarmalına mahkûm yanılsamasıyla anlamlı kılmayı deniyorlar. Boşa bir çaba.

Elbette havadan inmiyor duyumsayışın böylesi güdükleştirilmiş hali. Edebiyatla, sanatla besleniyor. Böylesi yapıtlar, bu yapıtları yaratan kimseler öne çıkarılıyor. İnsanı gerçeklikten ne kadar uzaklaştırırsan o denli yönetebilirsin. Ayaklarını yerden kesecek, zihnini dumura uğratacak argümanlar bu konuda ele geçmez olanaklar yaratacaktır. Sevebilme yetisini de elden aldın mı tamam. Devreyi tamamladın demektir. Geriye kalan insandan başka her şeye benzeyecektir.

Oysa “umut insanda” diyor şair. Anlamlı yaşam süresi ile nakış gibi işleyerek kurabiliyor bu cümleyi. Öyle havada, ayakları yerden kesik, gerçeklikten uzakta değil. Bir adanmışlık, ilkelerine bağlılıkla bu sözler dökülebiliyor zihninden beyaz kağıda, oradan bizim estetik duyumsayışımıza. Sevebilmek öylesine bir sanattır ki insanı eksiltmez, çoğaltır. Zorbalık karşısında güçlü kılar. Yaşamla kurduğu bağı güçlendirir. Şiir yazdırır, resim yaptırır, şarkı söyletir, insanlıkla bağını güçlendirir. Sonra bir Pazar ilk kez güneşe çıkarıldığında gökyüzünün mavisini hiç olmadığı kadar duyumsatıp, hareketsiz bırakarak, toprağa saygıyla oturtup, sırtı dayalı iken duvara bahtiyarlığı yaşatır.

Sevebilmeyi elinizden almalarına izin vermeyin. Sizi anlamsızlığa esir etmelerine izin vermeyin. Size dayatılan yaşamın kavramlarını birer birer soyutlayıp, işaret ettiklerine nesnel bir düşünüş ile bakmayı deneyin. Sonra yeniden yaşamınıza alın bu kavramları ancak bu kez dayatılanı değiştirmek için. Sizin kılabildiğiniz kavramlarla yeni bir dünyayı inşa edebilmek için. Sevebilmenin elini sımsıkı tutarak, umutsuzluğa sıkı bir tekme vurarak.  

Karanfil elden ele…

Hegel’in gör dediği: Hakikat, bilgiye dayanandır, ancak düşüncenin emeği yoluyla bilinebilir

Minerva’nın Baykuşu

Her kavramı karşıtı ile düşünmek, ancak onunla bir anlam kazanması, karşıtını olumlamaz mı, onun varlığını haklı çıkarmaz mı? İyi ve kötü bağlamında düşünüyorum. İyi’nin varlığı ancak kötü ile bir anlam kazanıyorsa, bu durumda kötü kendine kocaman bir alan açıp, tahtına kurulma hakkını kendinde bulmaz mı? Yaşamlarımız da bu ikisi arasındaki çatışmanın ortasında yok olup gitmez mi?  Zihni dumura uğratıp hakikatten uzaklaştırmanın, ali cengiz oyunlarıyla kötüyü olumlamanın bir yolu değil midir bu?

Hemen yaşamdan örneklerle, hem kendim hem de okuyucu nazarında azıcık daha açık kılmaya çalışayım durumu: Organik tarım-organik olmayan tarımla başlayayım. Organik olan tarım doğanın dengesini bozmadan, onunla eşitlikçi bir ilişki kurmak yoluyla doğanın bizimle paylaştığı ürünleri anlamında kullanılıyor diye düşünüyorum. Toprağa kimyasal karıştırmadan, daha fazla ürün piyasaya sürmek adına vaktinden önce meyve / sebzenin gelişimini sağlayacak hileler yapmadan yapılan üretim diye anlıyorum ben bu kavramın işaret ettiği üretim biçimini. Peki olması gereken, doğal olan, kendiliğinden olan zaten bu değil mi? Diğerinin sözü bile edilemiyor, yaşama geçirilemiyor olması gerekmez mi? Hukukun bunun önünü kesiyor olması gerekmez mi? Doğal olanın, kendiliğinden olanın, doğanın bizimle paylaştığı ürününü (nedeni yeterince kârlı olmaması olabilir, veya üreticinin bu zahmeti çekmek istemiyor, bir an önce ederini paraya çevirmek isteği ya da başkaca sebepler) yine karşıtına gönderme yaparak fahiş fiyatlarla tüketiyor olmamız size de garip gelmiyor mu? Zihnimize yapılan müdahale, olumsuz yönlendirme, kötüyü olumlama sizi de ürkütmüyor mu?

Beni ürkütüyor. Neden mi? Üreticinin sırf kâr haddi yüksek diye bu ürünü tercih ediyor olması, insan / toplum sağlığını, hatta kendi sağlığını düşünmüyor olması, zihnin fetiş çukuruna düşürülebildiğinin benim açımdan açık bir kanıtı. Bütünlükten, erdemden koparılarak nasıl sadece bugüne hapsedildiğinin, meta fetişizmine nasıl esir edildiğinin çarpıcı bir örneği. Peki hukuki düzenlemelerin buna cevaz veriyor olması ne anlama geliyor işte orada da kalkınma kavramı devreye giriyor. İhracat rakamlarına bakmak, oradaki rakam artışının “başarının” bir ölçütü olarak sunuluyor olması ve organik olmayan tarımın olumlayıcısı olarak yine düşünceyi dumura uğratabiliyor olması bakımından önemli. Kötü sıradanlaştırılıyor, olumlanıyor. Leviathan’ın gücüne güç katmak bakımından zihnin işleyişinin bozulması önemli. Kavramı karşıtının var ediyor olması burada da devrede. Belki henüz tam kavrayamamış olsam da bende bıraktığı his bu.

Gelelim “iyi hekimlik” kavramına. Demek ki bir kötü hekimlik var ve bir de onlardan kendini ayırmak isteyen iyi hekimler var. Peki ya hekimlik? Ona ne oldu? Hekimlik kavramı başlı başına yaşama dair, ondan yana olan bir kavram değil mi? İnsan yaşamı merkezli ömür sürmek değil mi? Peki bu durumda kötü hekimlik kendine varlık alanı bulabilir mi? Sorular net, yanıtlar net olmalı. Bulamaz, o kimselere hekim denemez/denememeli, tıpkı yukarıdaki örnekte tarımla uğraşan kişilere çiftçi denemeyeceği gibi. İşte kapitalizm bunu yapabilmeyi başarıyor. Kendine çeşitli gerekçeler yaratarak kötüyü olumlayabiliyor. Kendi olumsuzunu yaratarak varlığını sürdürebiliyor. Zihin de bunu antinomiye düşebilme özelliğinden dolayı kolaylıkla kabul edebiliyor. O zaman da hasta garantili sayrılar evleri kimseye tuhaf gözükmüyor. Kendine hekim diyenlere bile.

Bir de “yandaş gazetecilik” var. Gazeteciliğin tanımı açık değil mi? Halk adına, haber alma hakkını halktan yana savunabiliyor, görevi bu ilke ile yerine getirebiliyor olmak. Bunu bir yaşam felsefesi haline getirebiliyor, bir meslek ya da egemenle gücü paylaşma araçsallığının dışında kalabiliyor isen sana gazeteci diyebiliriz. Bunun dışındakilere gazeteci diyecek miyiz? İnsanların aklını bulandırma araçsallığı içinde özgür olmayana, egemenle iş tutana gazeteci diyecek miyiz? Önüne bir sıfat getirdiğimizde sorun çözülecek mi?

Hegel’in efendi-köle diyalektiğine dikkat çekmek isterim düşünceyi bu aşamaya getirmişken. İkisi de hem birbirini olumlayan / var eden, hem de kısır döngünün sürmesine olanak tanıyan bir düzenek içinde yaşamlarını sürdürürler. Bu düzeneğin kırılması, düşüncede Benjamin’in ifadesi ile dikey bir kırılmayı gerektiriyor. Bu kırılma gerçekleşemediği sürece insanın beklenen sıçramayı gösterebilmesi mümkün gözükmüyor. İkincil gelişimlerle avunmak durumunda kalacak. Kavramların içinin nasıl boşaltıldığını, yaşamın ters yüz edilirken anlamın da zihnin ayakları altından nasıl çekilebildiğini göstermek/görebilmek tarihi getirdiğimiz bu noktada her şeyden çok daha önemli.

Gelecek yüzyılı düşüncesine müdahaleleri açıklıkla görebilen, mutlaktan zihnini kurtarabilmiş, sanılarını bilimsel düşünebilmenin tahtasına yatırabilmenin yolunu bulabilenler kuracaklar. Çünkü bu kimseler insana yeniden “Özne” olabilmenin yolunu açabilecekler.

Hegel bunu çok önce muştulamıştı, “…Bu bana hemen, Hakikatin bilgiye dayandığı, ama bir bireyin yürürken ve dururken değil, ancak düşündüğü ölçüde Hakikati bildiği konusundaki eski inancı anımsatıyor: Hakikat ister dışsal ve duyusal olsun, ister zihinsel algı olsun (zira her algı bir algı olarak duyusaldır), dolaysız idrak ve algı içinde değil, ancak düşüncenin emeği yoluyla bilinebilir.”1



1 Hegel, Felsefe Tarihi Cilt 1, çev. Doğan Barış Kılınç, syf. 35, Nota Bene Yayınları, 2018.

Sesli düşünüyoruz

Merhaba Sevgili Dostlar,

DüşünceKırıntıları‘nı sesli/görüntülü mecraya, youtube‘a da taşıyalım istedik. Ontolojik bir yolculuğun derdine düştük. Neyi dert edindiğimizi dilimizin döndüğünce anlatmayı denedik ilk videoda, ikincisinde ise şiiri dahil edeceğimizi duyurduk yolculuğa… Sürdüreceğiz… Düşünceyi / duyumsayışı ifadenin diğer alanları gibi bu mecra da katkı, eleştiri, yorum vb.’ne açık olacak. Sevgilerimizle…

Kavganın fotoğrafı iyice netleşti: Dünyanın bütün düşünebilenleri birleşin

Amerika’daki seçim sonuçlarını tanımayan Trump destekçileri, liderlerinin de yönlendirmesi ile seçimde galip gelen yeni başkan Biden’ın Amerika’nın başkanı olacağının açıklanacağı gün olan 6 Ocak 2021’de kongre binasını bastı.

Yaşadığımız yüzyılın ayırıcı özelliği tarihe şu cümlelerle geçecek diye düşünenlerdenim: Düşünebilmenin önüne konan tüm engellere rağmen aklını kullanmak konusunda ısrar edenler ile aklın yanılgılarına teslim olanlar arasındaki hüzün verici ayrımın belirginleştiği bir çağ. Egemen, hükümranlığını sürdürebilmek adına insanı insan yapan en temel özelliğe saldırıyor. Düşünebilme yetisini elinden alabilmek adına manüplatif / yalan / gerçekliğin çarpıtılması gibi çeşitli yöntemler kullanarak insanı devre dışı bırakmayı deniyor. Bu yazı için paylaşmayı tercih ettiğim fotoğraf bunu net olarak gösteriyor diye düşünüyorum. Dünyanın farklı ülkelerinde benzer karelere rastlayacağımız konusunda da kuşkum yok.

Kapitalizm, sadece sömürüyü küreselleştirip, talan ekonomisini hakim kılarak parayı daha rahat dolaşır kılmadı, fetişizm /id’in kışkırtılması /…  eliyle aklı dumura uğratarak kitleleri aptallaştırdı. İnsanın düşünebilmesinin en önemli araçları olan kavramlarının içini boşaltmayı becererek “yeni” anlamları ile sorgulamasının /eleştirel düşünüşünün de önünü tıkadı. Kitleler her geçen gün faşizmin kollarına doğru itiliyor. İnsan, İkinci Paylaşım Savaşı esnasında bunun yapılabildiğini deneyimlemişti. Şimdi, aynı çukura, bu kez daha yaygın / kitlesel olarak düşüyor, üstelik de herkesin gözleri önünde, ayan beyan, açık seçik.

İngiltere’deki seçimleri izlerken sosyalist adayın söylemlerine (ücretsiz eğitim, ücretsiz internet, sağlık hizmetlerinin kamu yararına düzenlenmesi, konut sorununun yoksullar lehine çözülmesi…) İngiliz halkının verdiği yanıta şahitlik edince, “Eyvah!” demiştim. “Bu denli dumura uğratılabildi mi zihin, bu kadarına da cüret edebildiler mi.” İşçi sınıfının hakim olduğu, seçmenin yıllardır İşçi Partisi’ne oy verdiği bilinen bölgelerde bile seçim kaybedilmişti. TV spikerleri halka mikrofon uzattıklarında hatırı sayılır bir sayısının sosyalist adayla ilgili olarak, “tipini beğenmediği, gözlüklerini beğenmediği, güven vermediği…” gibi gerekçeleri olduğunu kulaklarımla işitmiştim. Sosyal medya aracılığıyla, manüplatif / yalan ağırlıklı / komplo teorileri ile bezeli, aklı dumura uğratacak bir saldırının olduğundan da haberdardım. Yöntemlerini uzmanları daha ayrıntılı değerlendirmişlerdir. Çıplak gözle bunları görebilmiştim. Ayan beyan ortadaydı. İngiliz İşçi Sınıfı kendi kavramlarından nasıl bu kadar uzaklaşabilmişti. Elbette Tony Blair ile gelen aşınmayı biliyordum, ancak yine de bu durumu, tam olarak, benim için açıklayamıyordu. Muhakeme yetisinin bunca yitirilmesi durumuna karşılık düşünebilenler önlemini alacak bir yolu nasıl açamamışlardı? Bu kriz, başkaca aşılabilir miydi? Antinomiler içinde acıyla kıvranan insana el uzatabilecek başkaca bir düşünüşü nasıl oluyor da ortaya koyamıyordu insanlık?   

Gerçekten bir yol ayrımındayız. Ya hep beraber aklın yanılgılarına teslim olmuş yığınların boğucu vahşiliğine katlanarak yaşamlarımızı sürdüreceğiz, ya da kitlelerin yeniden düşünebilmesine olanak tanıyacak bir yolu açabilmek için, paylaşma / dayanışma / örgütlenme / kendini diğeri ile birlikte, ona rağmen değil var edebilmenin önündeki engelleri kaldırarak tarihi / kayayı iteklemeyi sürdüreceğiz.

Kapitalist üretim biçimi insanı metaya boğdu. Bazılarımız için refah yarattı. Kitlece sayısı daha fazla olan diğer başkalarımızı yoksulluğun pençesine itmek pahasına yaptı bunu. Ancak daha da yakıcı olan bir gerçek var ki, insanlığın tümünü yoksunlaştırdı. İnsanı kaybettik. Anlamı, değeri, insan olmamızın en önemli göstergesini, “düşünebilme yetimizi” elimizden aldı. Diğerinde kendimizle kucaklaşmanın vakti geldi de geçiyor bile. Dünyanın bütün düşünebilenleri safları sıklaştırın, bu kavga neo-faşizme karşı!

Arkası kuşlu aynalarımızla ışıktan konfetiler yağdırıyoruz: Akademinin kavramının hakikati ile kucaklaşmasını kutluyoruz

Akademinin durumuna dair görüşlerimi DüşünceKırıntıları’nda yayımlanan yazılar içine serpiştirmiştim. Bir aya yakın bir süredir de farklı platformlarda, “akademik özgürlük” konusunda yürütülen tartışmaları takip ediyorum. Buralarda sunum yapan değerli hocalarıma sorular yöneltiyorum. Son oturumdaki soruyu sizlerle de paylaşmak ve akademiye dair görüşlerimi/umutlarımı da bu soru ışığında toparlayabilmeyi deneyeceğim. Sabrınız için şimdiden teşekkür ederim.

“Akademide bilgi ile ilişki kurabilen, hatta bilgiyi meta olmaktan çıkarabilecek şekilde zihinlerini örgütleyebilen kimseler olduğunu düşünüyor musunuz? Böyle kimseler var ise neden Oxford’da kiliseye isyan edebilen iradeyi oluşturamıyorlar?” Soruda geçen Oxford Üniversitesi ile ilgili vurguyu hemen açayım: Hocanın sunumunda geçtiği şekliyle, Oxford Üniversitesi kurulduğu dönemde egemene de kafa tutabilecek bir örgütlenmeye sahipmiş. Bir olay vesilesi ile üniversitenin özerkliği dönemin kilisesince elinden alınmaya çalışılınca, hocalar toplu olarak üniversiteyi terk edip Cambridge’de farklı bir yapı kurabilmeyi deneyimlemişler. Kilise de hocaların bu tutumu karşısında geri adım atmak durumunda kalmakla yetinmeyip, maddi olarak da üniversiteyi destekleme kararı almış.

Üniversitenin özerkliğini, bilgi ile özgürce ilişki kurabilmesini sağlamak neden bu kadar önemli? Piyasaya bilgi üreten, toplumun belirli bir biçimde şekillendirilmesi amacıyla bilgiyi araçsallaştıran bir akademi için talep edilen özerkliğin pek bir anlamı olmasa gerek. Peki, bu durumda akademiden söz edilebilir mi? Akademinin varlığı fikrimce, insanın sıkışmışlığına deva olması, düşüncenin karanlık dehlizlere saplanıp kalmaması bakımından değerli. Tam da bu nedenle eleştirel düşünüşün filiz vereceği mekânlar olarak kalmaları konusunda hassasiyet gösterilmesi gerekiyor.   

Oysa günümüzde akademi, toplumsal alanların diğerlerinde yaşanan tüm arazları bünyesinde barındırıyor. Hocalardan bir diğerinin şu ifadeleri kullandığını duyduğumda içim sızladı, “Akademide de kastlar var esasında, öğrenciler kastı, akademisyenler kastı ve akademi bünyesinde idari işleri yürütenler kastı. Sözü edilen her bir kast içinde iktidar çekişmeleri olduğu gibi, kastlar arasında da ne geçiş ne de iletişim var.”  Bu netlikte ifade edildiğini duymak canımı acıtsa da gerçekliğini bizzat deneyimlediğimden biliyorum. Diğer yazılardaki anekdotlarla bu konuya işaret etmeyi denemiştim.

İlk deneyimlerimde zihnim ısrarla şu soruyu soruyordu, “Bilgi ile, düşünce ile, bilim ile, eleştirel akıl ile ilişki kurabildiğini düşündüğüm bu zihinler nasıl oluyor da bu fasit daireye yaşamlarını hapsetmek konusunda kendilerini ikna edebiliyorlardı?”, zihnim sorularını sürdürüyordu, “Geçim ekonomisinde, tekstil atölyesinde saatlerce gün yüzü görmeden çalışmak durumunda kalan, fabrikada her gün aynı vidayı sıkmak üzere iş başı yapan, arkası kuşlu aynasında saçını taradıktan sonra tulumlarını giyip tamirhanede ömür tüketenlerin düşünmeye zamanı yoktu. Oysa akademi öyle miydi? Düşünmek için bolca zaman vardı ve bunu senden önce deneyimlemiş zihinlerle etkileşime geçebileceğin binlerce kitapla bir arada bulunabileceğin imkân yaşamının bir parçasıydı. Sonunda hakikatle buluşabileceğin anlamlı bir çabanın içinde olabilecekken çürümenin parçası olmak konusundaki ısrar nedendi?”

Akademideki deneyimlerim çeşitlenip arttıkça ve zaman değirmeninde öğütülen ömrüm zihnimi olgunlaştırdıkça gördüm ki, akademide bilgi ile gerçek ve özgürce bir ilişki kurulabilmenin yolları tıkalı ve akademinin üyeleri de durumu içselleştirip kabul etmişler. Bilgi ile araçsallaştırılmış bir ilişkinin ötesine gidemeyeceklerini bilerek, piyasada olduğundan daha özgür olabilecekleri ve daha az yıpranacakları konusundaki yanılgıyı kabul ederek gün geçiriyorlarmış. Toplumsal statü piramidinin yukarılarında yer alacakları fikri de kabullenmenin bonusu elbette. Kendini/varoluşunu gerçekleştirme/anlamlı kılma gibi bir dertleri yok. Bu nedenle de piyasa ile uyumlu çalışabiliyorlar. Dışarıdaki düzeneği de içeride aynen böylelikle üretebiliyorlar.  Hapishanelerinin demirlerini kendi elleri ile örmüşler. Tutsaklar.

Kimi dükkânı bellemiş odasını, kimi öğrencilerin yetersizliğinden şikâyetçi, kiminin derdi ise idari kariyeri, onun savaşımı içinde. Bilgiyi metalaştırmakla kalmayıp, yaşamlarını da birer metaya dönüştürmek konusunda tereddüt etmemişler. Kötülük tüm hücrelerine sızmış, kavramlarını ele geçirmiş, bakışları, ifadeleri bipolar düzeneğe mahkûm edilmiş. Bir gecede çıkartılan KHK’larla akademiden ihraç edilen arkadaşları ile bırakın dayanışmayı iletişimi bile kesmişler, maaşlarını/statülerini kaybeder, zarar görürüz kaygısıyla. Kaçının yaşamına son verdiğini veya inşaatın birinde çalışırken düşüp öldüğünü bilmiyorlar. Akademik konferanslarda yirmi dakikalık bir sunumu kâğıttan okumaktan rahatsız değiller, en fenası da sunumlarında sözü yeniden kurmak gibi bir dertleri yok. Alıntılarla yaşıyorlar.

Akademik özgürlük, düşünebilme iradesini ortaya koyabilmedeki sorunlar konuşulurken sıklıkla örgütlenememekten şikâyet edildi.  Neden örgütlenilemiyordu? Kastlar arasına çekilen duvarlar neden yıkılamıyor, neden bir arada durabilmenin bir yolu bulunamıyordu? Yukarıdaki tablonun ağırlığının içtenlikle/içselleştirilerek kabul edildiğini/görülebildiğini düşünmüyorum. Yapılan eleştiriler tespitten öteye gidemiyor. Bunu üzülerek/sinirden tepinerek gözlemliyorum. “Yetmez ama evet!” ten, “Yine de akademide olmak gerekir”, “Çarkı hızla çevirirsek kendimizi dışarıya atabiliriz” den öteye gidilemiyor. Sözü kurma iradesini göremiyorum. Sözcüklerimin keskinliği canımın/zihnimin ne kadar acıdığına işarettir. Başkaca bir anlam/yargı taşımaz.

İnsana doğru yolculuğun sürdüğünü biliyorum. En umulmadık zamanlarda, en umulmadık olgularla durmayıp kendini hatırlatıyor. Akademinin yolculuğa bütünsel katılımının gerçekleşeceğini, sıkışmanın hangi koşullarda olursa olsun aşılacağına dair olan inancım tam. Her birimizin düşünmeye ayıracağı boş zaman hakkı için, yaşamayı anlamlı kılabilmek için öncelikle akademinin kavramının gerçekliği ile kucaklaşması, ona sımsıkı sarılıp toplumun diğer alanlarını da bağrına basabilmesi gerekiyor. Tam da bu nedenle düşünmeye cesaret et!

Yaşamın akışkan devinimi içinde tomurcuktan çiçeğe dönüş: Başka bir insan mümkün

-Ablacım kartımı diğer çantamda unutmuşum, geçebilir miyiz?

-Abla annenin otobüse binmesi yasak, 65 yaş üstüne sınırlama var.

(Sessiz dil devrede, annesi ile birlikte otobüse biner yerlerini alırlar. Öncesinde, olan biteni anlamaya çalışan yaşlı kadın, bir yandan zorlukla otobüse binmeye çalışırken, bir yandan da kızına dönüp yumuşak, endişeli ses tonu ile seslenir.)

– Kızım bizim yüzümüzden çocuğa bir zarar gelmesin.

Yaşlı kadının ses tonu, bir araya getirdiği sözcüklerin anlamlı bütünü, içimde bir yerlere derinden işledi. Uzun uzun yüzüne baktım, derin çizgiler, yaş almışlığın ötesinde başkaca insan öykülerini de betimliyordu. “İnsan insanın kurdudur”un ötesinde/karşısında yeni bir yaşamın tarihin içinden seslenişiydi adeta. Araçsal/faydacı/pragmatik aklın karşında örgütlenebilen yeni bir aklı muştuluyordu. Pamuk gibi yumuşak, neoliberal bireyci/bencil/tekçi düşünüş dalgalarının büyük şiddetine karşı kaya gibi direngen bir akıl ile karşı karşıya kalmak heyecanlandırmıştı beni.     

Çürümenin/insancıl yoksunlaşmanın yoğun yaşandığı kaotik bir şehirden geliyordum ve yoksunluğu derinlikli duyumsayabileceğim kanalları açık tutabilmiştim. İnsanı arayış çabasındaki biri için çölde vaha gibiydi duyumsayışın böyle uyandırılması. Sıradan bir günde, sıradan bir otobüs yolculuğu ile…

Diğeri üzerinden/diğerine rağmen kendini var eden düşünsel örgütleniş, birbirini besleyen efendi-köle diyalektiği içinde, kısır bir döngüsel düzenekle işleyişini sürdürürken insanı da bitiriyordu. Özgürlüğe açılan kapılara kilit üzerine kilit vurabiliyor ve bunu yaparken de olanı biteni öylesine normalleştiriyordu ki dizgeye dahil olmayan/olamayan düşünsel örgütlenmeler başarısız/yetersiz/ marjinal/absürd/geçersiz/sıradışı… addedilip kolaylıkla düzenek dışında bırakılabiliyor, hain ilan edilebiliyor, yok sayılabiliyordu.

Belirli bir formdaki kendini var ediş biçiminin diğerine dayatılıyor olması yaşamın tüm alanlarının araçsallaştırılmasını da beraberinde getiriyor, zihin hakikat ile ilişkilenebilme olanağını da böylece yitiriyordu. Güdükleşiyor, renkleri soluklaşıyordu. Mekanik işleyişe de böylece adapte edilebiliyor, kendinden mesafelerce öteye fırlatılıp kaybediliyordu.

İnsanı arayış yolculuğunda olanlar bilir, onun kayıp olma durumu “id” in hâkimiyetindeki birikim yasasından gelir. “Vahşi kapitalizm yasaları” söylemi de tam bu noktayı işaret eder. “İd” in (insanın kültür ile harmanlanamamış ilksel yönü) dizginlerinden salıverilmesi yasaları kapitalist üretim biçimine içkindir. Kaynakları fütursuzca kullanarak gerçekleştirilen üretim ve bu üretimi satın alacak olan tüketici üzerine kurulu bir yaşamda insana yer yoktur. Tam da bu nedenle insanda, insancıl olan ne varsa, bu yönünü besleyebilecek, böylesi bir düşünüşü uyandırabilecek ne varsa yaşam dışı bırakılır.

Yazı boyunca sözü edilen düzeneğin içlemi,  DüşünceKırıntıları’nda yayımlanan diğer yazılarda daha açık biçimde ortaya konulmaya çalışıldı. Marx’ın “Kapital”i ile Hegel’in “Hukuk Felsefesinin Ana Hatları” adlı yapıtları ve elbette bu yapıtları besleyen diğer yapıtlar bu blog sayfalarının da temellendiği, düşünüşünün tomurcuklarını çiçeklendiren kaynaklar oldu. Blog sayfasının mottosu olan “Düşünmeye cesaret et!” önermesi de Kant’ın katkıları ile gün ışığına çıkabildi.

İnsanın/düşüncenin sıkışmışlığını ayrımsayabilmek yüzümüzü eleştirel bir akılsal örgütlenme ile tarihe dönmekle mümkün. İnsana doğru yolculukta yolda olanların birikim yasaları da böyle işliyor.

Bitirirken insan içine karışmanın yolculuğun ana ekseninde yer aldığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Sıradan bir günde, sıradan bir otobüs yolculuğunda insancıl duyumsayışın çiçeklenmesi ancak böyle mümkün olabiliyor. 

Platon’un mağara alegorisine gönderme.

Aşağıda blog sayfasında bulunan ve bu yazıyı tamamlayıcı olduğunu düşündüğüm yazıların linklerini paylaşıyorum. Yine de, fikrimce blog sayfasında paylaşılan tüm yazıları okumak düşünüşün bütünlüklü kavrayışında önemli. Keyifli okumalar…

Selam olsun şiir sesli kadınlara

Aklın yanılgısı karşısında düşünceyi yeniden örgütleyebilmek

Yaşamak şakaya gelmez

Düşünmeye cesaret et!

Memleketimden insan öyküleri

Hegel’deki tanınma ilişkisi çürümenin de can suyu

Çürümeyi içeriden bildiriyorum

Mülkiyet Tezi

İnsancıl İktisat

Selam olsun şiir sesli kadınlara

Kadın olmak, şair olmak, karşı durmak. İnsanlığa ait olmak için, insan olabilmek için verilen mücadelenin önemli ayakları. Kadınlar son yıllarda kendilerine ve dünyaya cesaretle bakabilmeyi deneyimliyor. Deneyimlerinin dünyayı değiştirebileceğine inançları tam ve mücadele alanından çekilmeye de hiç niyetli görünmüyorlar. Şiiri rehber edinenler yolun engebelerini bilir. Güzel olan, şiirin, insana olan yolculukta, çukurlara girme cesaretini gösterebildiğini, asla vazgeçmeyeceğini, en sadık mücadele arkadaşı olarak kalacağını bilmektir.

Tam da böyle, kadınlar yeniçağın şiirini yazıyorlar. Estetik kalkışmaları, mücadelelerinde beden buluyor. Tüm içtenliğimle selamlayıp, kucaklıyorum her birini, hepimizi.

Sorunları tespit edip sözü kurabiliyorlar. “Uykuların kaçsın ben ne zaman ifşa edileceğim diye” deyip ekliyorlar, “Bir kadına daha zarar verme diye şiddetini ifşa ediyorum”. Sorun net/gerçek, eylem belli, amaçlanan açık, dil evrensel. Tam da bu nedenle sözü kurabiliyorlar. Ara yollara sapmıyorlar, araçsal/pragmatik/faydacı aklın güdümüne girmiyorlar, çok netler.

İnsana doğru olan yolculukta bu öyle vazgeçilmez bir ilke ki, net olmak, niyetini açıkça beyan edebilmek. Aklın yanılgı evreninden koşarak uzaklaşmasına da olanak sağlıyor. Kadın hareketinin kendini var edebilmesi de böylelikle sağlanmış oluyor. Evrenselliğini de burada kazanıyor. Gerçeğim ben dediğinde, kavramın içini dolduruş biçimi ile geniş kitlelerce benimsenebiliyor. Girmesi muhtemel çukurlardan da bu güçle çıkabilecek.

Yazmaya giriştikleri şiir insanın da yolunu açacak yetkinlikte. İnsana doğru yolculuk neden mi önemli. İfade etmeyi deneyeyim. Yol arkadaşları yolculuğu anlamlı kılıyor. Özgür düşünebilen, eşitlikçi, paylaşımcı ve dayanışmacı akıl, doğayla eşitlikçi onun bir parçası olarak ilişki kurabilirken, sınıfsal ayrımları da ortadan kaldırabilecek olanağı pekiştirebiliyor. Yaşamın diyalektiği, akışı bu derinlikte kavranabildiğinde insana doğru olan yolculuk da ereğine ulaşabilecek. İşte tam da burada fırında ekmek pişiren de, sokakları sabahın kör saatinde süpüren de, saatlerce üretim bandının başında bekleyen de düşünmeye yakınlaşabilecek, sanatla, edebiyatla, felsefe ile ilişkilenebilip yaşamı anlamlı kılabilmenin başkaca yollarını arama imkânını bulabilecek. Marketten alışverişini yaparken, yeni elbisesini, ayakkabısını, çantasını alırken üretim süreçlerinden haberdar olduğundan ve muhakeme yeteneğini yitirmesinin önündeki engellerin tamamı kaldırıldığından, “metanın içindeki kristalleşmiş emek” in de metanın değerine dahil olduğunu bilecek, yaşamı ona göre örgütlemeyi talep edecek iradeyi geliştirebilecek.

Kadınlar bütünü kavramayı “kadın” üzerinden yapmayı deneyimlerken, düşünüşlerini belli bir kavrayış alanına sabitlemiyorlar. Yaşanan sorunların bireylerden kaynaklı olmadığının farkında olduklarını her seferinde dile getiriyorlar. Evrenselliği böylece yakalayabiliyorlar. Kurdukları söz hem bireyi hem de sistemi içeriyor. Erkeğe değil, eril dile/düşünüşe ve yaşamın bu ilkeler üzerinden örgütlenmesine karşıyız diyebiliyorlar. Eril dili besleyen iktisadi yaşam dinamiklerini tel tel açmayı becerebilen insancıl düşünüşü geliştirmeyi de ihmal etmiyorlar.

Kadınların duyumsayışlarında kendini var eden şiiri, bir ezginin tınısında, bir tiyatro eserinin sahneden yükselen repliğinde, sokaklarını arşınladığım şehirlerin atmosfere bıraktıkları seslerinde duyabiliyorum. Duydukça da gönencim pekişiyor, mutlu oluyorum.

Biliyorum, bu şiiri hep bir ağızdan okuyacağımız günler uzak değil. Sevgi ve dostlukla.      

Özgür Üniversite internet sitesinde yayımlandı: http://ozguruniversite.org/2020/12/20/selam-olsun-siir-sesli-kadinlara-ebru-tutu/

Aklın yanılgısı karşısında düşünceyi yeniden örgütleyebilmek

İradelerinin dimdik ayakta olduğunu, düşünsel örgütlenmelerine güvenebileceğimi düşündüğüm insanların birer birer geriye düştüğünü görüyorum/okuyorum/izliyorum. Saldırının şiddeti karşısında beklediğim netlikte bir kararlılık göremiyorum. Bunu ayrımsadığımdan beri düşünmekteyim, “Neden böyle oluyor?”. Bulabildiğim yanıt, “düşünmekten vazgeçtikleri” oldu. Ulaşabildiğim/haberdar olabildiğim çoğunluk, bildikleri/hatmettikleri ezberlerini bozmaya korktuğundan düşüncelerini fasit bir daire içine hapsetmiş gözüküyorlar. Öyle beklenmedik zihinler, öyle beklenmedik cümleler üretiyorlar ki sarsılmamak mümkün değil. Kurulan cümleleri mantık tahtasına yerleştirdiğimde henüz tutarlılık içeren bir kümeye rastlamış değilim. Tutarlılık, ilkeli olabilmeyi gerektirir. İnsan ilkelerini ne uğruna feda etti acaba? En önemlisi de bu hay huy içinde bunu ayrımsayabileceği düşünsel örgütlenmeyi kaybettiğinin farkında mı?

İnsanın düşünme yetisinin elinden alınması çabaları büyük bir titizlikle yürütülüyor. Üretilen filmlere, yayımlanan kitaplara, sosyal medya aleminde konuşulan konulara, bir göz atmanızı, sokağa çıkıp insanlar arasında gezinirken konuşulan mevzulara kulak kabartmanızı, yaşama düzeninizi bozup yeniden kurgulamayı denemenizi öneriyorum. Tıkanmışlığı ayrımsamanın başkaca bir yolu olduğunu düşünemiyorum. Okuduklarınıza, izlediklerinize, arkadaşlarınıza, ailenize, sosyal çevrenize eleştirel bir düşünüş ile bakmayı deneyin. Kolay değil elbette, öncelikle o eleştirel düşünüşü geliştirebileceğiniz bir zemini yaratmak elzem. Bunun yolu da zihni besleyen kaynakların çeşitliliğini arttırırken mutlaktan arındırmaktan geçiyor. Size mutlak olarak sunulan ne varsa onu şöyle bir köşeciğe bırakıverin ve sonra yaşantınızı diyalektik düşünme masasına yatırıp bir değerlendirmeye tabi tutun. Düşünebilmenizin önündeki engelleri bir bir ayrımsayıp nasıl bir kuşatma altında olduğunuzu ancak böyle ayrımsayabilirsiniz. Bu blog açıldığından bu yana ısrarla kurduğum cümleyi kurmayı sürdüreceğim, “Duraklayın, soluk alın, gözlemleyin, düşünün!” Diyalektik düşünüş eleştiriyi içselleştirmeden mümkün olamayacaktır.

Aklın yanılgıya düşebileceğini Kant, yıllar önce “Saf Aklın Eleştirisi” adlı yapıtında “fallacy” kavramını derinlikli ele alarak ispatladı. Bu dinamikleri iplik iplik açımladı. Okumanızı öneririm. Mutlak olan ile ilgili olarak da, “Orası ispatlayabileceğim bir alan değil, susmayı tercih ederim” demişti. Fikrimce başlangıç için burası isabetli bir nokta olabilir. Öyleyse aklı bulanıklaştırıp onu yanılgıya düşüren mekanizmayı üretmeyi becerebilenler Kant’ı daha iyi okumuş belli ki. Aklın işleyiş mekanizmalarını kavrayıp, kendi pragmatik/araçsal akılsal örgütlenmelerinin yararına kullanabiliyorlar. Bu saldırı karşısında savunmasız değiliz. Diyalektik yöntem ile örgütleyebileceğimiz eleştirel akıl bize özlediğimiz özgürlükçü düşünüşü sağlayabilir. Zincirleri kırmamıza yardımcı olabilir.

Yaşantımızdaki en yakıcı gündem salgın diye düşünüyorum. Dünyayı sarmış, bulaşıcılığı yüksek bir virüs ile mücadele ediliyor. Yayılımın duyurulduğu ilk günlerdeki açıklamalara bir göz atın, hem bilim insanları hem de idarecilerin, bu toplumun okumuş yazmış gurubunun tutumlarına, sözlerine bir bakın. İçler acısı. Pragmatik/araçsal aklın ürettiği argümanlar merkezine neyi/kimi alıyor bir bakın. Sonra bu açıklamaların toplumdaki yansımalarına bir bakın. Sokakta neler konuşulduğuna kulak kabartın. Bir kısmına Blog’daki “Covid-19 Yazıları” sekmesine yüklediğim yazılardan ulaşabilirsiniz.

Güncel olanların bir kısmına da burada yer vereceğim. Oradaki yazılarda komplo teorilerine derinlikli değinememiştim. Burada onu yapmayı deneyeceğim. Algı operasyonunun bir aracı olarak komplo teorilerinin nasıl kullanıldığına bir bakalım: Öncelikle salgının yayılımı için ortaya sürülen komplo teorisi ağırlıklı olarak böyle bir virüsün varlığını reddeden ve bunun Çin’in bir oyunu olduğuna yönelikti. Bilimsellikten uzak bir torba laf edildi. Düşünmeyi çoktan başka zihinlere havale etmiş zihinler için de bulunmaz bir nimet olarak benimsendi. Yaşama yansıması nasıl mı oldu? Koruma önlemleri benimsenmedi. Maske takılmadı, mesafe korunmadı, kısaca insanın düşünsel örgütlenmesinin kendini korumaktan aciz bir duruma nasıl getirilebileceğini hep birlikte gözlemledik. Yaşamın bir süreliğine durması, insanların birbirini sakınarak (canımızın birbirine emanet olduğu bir dönemi kastediyorum) geçirecekleri bir dönemin sonunda bu virüs belasından kurtulabilenecekken, pragmatist/ araçsal akıl enstrümanlarıyla sahne aldı ve aklı bulanıklaştıracak her imkânı değerlendirdi. Kötülük niyet eder de kabul görmezse sükut-u hayale uğrayabilirdi ancak böyle olmadı. Neden kabul gördüğünü kısaca anlatayım, pragmatik/araçsal/faydacı akıl düğününü yapmak istedi, takılardan vazgeçmek olmazdı, kimse düzenini bozmak istemedi. Oysa canımız birbirimize emanetti, hastanelere yığılmış hasta sayıları bu ülkenin yetişmiş insan gücü olan sağlık çalışanlarını da riske atacaktı. Bunu düşünen pek olmadı. Sordum, “Niye” diye? Aldığım yanıt, “İşimize gelmiyor” oldu. Gündelik, kendi merkezli düşünüşe hapsolup birbirimizden koparılalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, normalin bu olduğunu düşünür hale gelmiş ve “İşimize gelmiyor” diyebilmeyi kendimize yedirebiliyorduk. Sustum.

Peki akıl neden şöyle işleyemedi: Ortada bir salgın vardı, tarihte de böyle salgınlar olmuştu ve elbet bilim bunun da üstesinden gelebilecekti. O gün gelene kadar kendimi/sevdiklerimi koruyabileceğim şartların oluşması için idarecileri görevlerini yapmaya zorlayacağım mekanizmaları örgütlemeliydim. Zihin bu yalınlıkta örgütlenemedi. Safsata ile gün geçirdi. Birbirimiz için bir arada durabilmek mümkün olamadı. Maske dağıtılamadı, yoksullar, emekçiler korunamadı. Yurttaşlık görevlerini hakkıyla yerine getirmiş insanların yanında durmak yerine, sermaye odaklarının yanında durmayı tercih etti bizi yönetenler. Ses çıkarıp, farklı bir söz kurabildik mi? Hayır. Peki neden?

Sonra salgın kısıtlamalarının baskıcı rejimleri güçlendirebileceği tehlikesi ortaya saçıldı. Dayanak da bir filozofun yazısı oldu. Bu da kabul gördü. Türkiye’den de isminin önünde profesör unvanı olan bilim insanlarının bu savı güçlendirecek söyleşiler verdiğini okudum. Salgının en yaygın olduğu dönemde, bilim insanlarının tek bir ağızdan yapacakları açıklamalarla, önlemleri insanları mağdur etmeyecek şekilde almaya mecbur bırakması gerekmez miydi yönetenleri. Bütünden kopuk parça ile ilişkili açıklamalar yapmaktan öteye gidemediler. Her mecrada aktif olan pragmatik akıl kendi alanını genişletmeyi deniyordu. Benim izlenimim bu yönde oldu. Avrupa’da ırkçı gruplar kısıtlama karşıtı eylemler yaptılar. İzleyebildiğim kadarı ile de sayıları pek de az değildi. Aklın dumura uğratılma mekanizmalarına bir örnek daha diye düşünüyorum bu olup biteni de.

Salgınla mücadele, “Ne şiş yansın ne kebap” usulü ile olamadı. Bunu acı deneyimlerle öğrendik. İnsanların yaşamdan koparılışını rakamlar üzerinden, akşam bültenlerinde takip edebildik sessizce, korkuyla. Hepsi bu! Kendi yaşantımızın özneleri değiliz artık, bunun farkında da değiliz. Oturtulduğumuz yerden izliyoruz olup biteni. Kimilerimiz bir kurtarıcı bekliyor, kimilerimiz zamana bırakmış izliyor. İrademiz askıda. Daha ne kadar orada kalacağını da öngöremiyoruz. Düşünmekten vazgeçmekle aslında neden vazgeçtiğimizi ayrımsayamıyoruz. Araçsal/pragmatik aklın politik ekonomi yansıması kapitalist üretim biçiminin siyasal destekleyicisi neoliberal akılla insana doğru bir yolculuk mümkün olamayacak. Bunu daha nice acı deneyimler yaşamadan da bilebilmek mümkün aslında.

“Yaşamak görevdir bu yangın yerinde
Yaşamak, insan kalarak”

Nasıl mı? Düşünme yetisini bir otoritenin eline vermeyi reddederek elbette. Düşünüşümüzü, sanatla, edebiyatla, felsefeyle, bilimle besleyerek, tıpkı bedenimizi yiyeceklerle beslediğimiz gibi. Mutlakların alanına hapsolmadan, birbirimizin varlığını kabul ederek, sevmekten asla vazgeçmeden, eşitlikçi ve özgür düşüncenin hakim olabileceği bir toplumun inşasına omuz vererek.  Akıl yanılgıya düşebilir, önce bunu kabul ederek.

Yaşamak şakaya gelmez

“Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.” Nazım Hikmet-Yaşamaya Dair

Diyelim ki mühendissin bir fabrikada. Yoksul bir ailenin altı çocuğundan tek mühendis çıkansın. Uzun çalışma saatlerine bir diyeceğin yok mu? İşçiler örgütsüz, güvencesiz, açlık sınırının altında yaşıyorlar… Kredi kartı ile ayı geçiremiyorlarsa da telefonun en pahalısını alabilmeyi ihmal etmiyorlar. Mühendis Bey ile aralarındaki eşitsiz yaşam koşullarının da insanın varoluşundan beri böyle olduğuna inandırılmışlar, normal böylesi diyorlar. Onlar da okuyup mühendis çıkaymış böyle sefil olmazlarmış diyorlar. Bir diyeceğin yok mu mühendis bey! Senin de kredi borçların var elbet, orta sınıfa kapağı atma derdin başka her şeyden önemli bugünlerde. Onların yaşadığı siteden bir ev alıp, serpme kahvaltılı Pazar sabahlarını sen de istiyorsun. Çocukların da özel okula gitsin, yurtdışını görsün diyorsun. Peki ya seni mühendis çıkaran toplumsal yaşamdaki esas payın çıkamayanların hakkından kesildiğini biliyor musun? Nasıl mı? Artık değeri öğrenmeni salık veririm.

Diyelim ki doktorsun bir hastanede. Üstelik de işinin uzmanı bir doktor. Annen ile baban da doktordu. Hiç yoksulluk çekmedin. En gözde okullarda eğitim aldın. Uzmanlığını devlet hastanelerinde, yoksul insanları sağaltarak kazansan da şimdilerde özel hastanede dolgun ücretli kariyerli bir yaşam sürmektesin. Doğal diyorsun, birilerinin de ekmek pişirip, sokakları süpürmesi gerek diye düşünüyorsun. Sınıfsal toplum insanın kaderidir diye örgütlemişsin düşünceni. Üstelik de üzerine hiç kafa yormadan, böyle düşünmeyenler var mı? Savlarını nasıl gerekçelendirmişler diye de araştırıp okumaya vakit ayırmadan. Peki öyleyse şunu da benden duy o vakit, o insan her sabah sabahın kör karanlığında kalkıp ekmek pişirmek için o fırını açtığından sen tıp eğitimi alabildin. Yaratılan toplam toplumsal değerden söz ediyorum. Eşit değerler üretiyor olsanız da paylaşımda sana daha fazlası düşebildiği için, kısaca değerin yeniden dağıtımındaki adaletsizlik, eşitsizlik seni bir yazlık, bir araba, bir kışlık ve daha sayamadığım servet sahibi yaptı. Sen daha çok insan olduğun o olamadığı için değil. Aklının bir köşesinde bulunsun.

Diyelim ki kanun insanısın hukuk düzeneği içinde. Zorlu bir hukuk eğitiminden geçebilmişsin. Eğitim sürence, olabildiğince adalet ile hukuk kavramlarını bir arada aynı anlamda kavramaya çalışmışın. Ancak yaşamın pratiği öyle mi? Değilmiş, mezun olup mesleği icra etmeye başladığında anladın. Gel zaman git zaman, adalet ile hukuk iki farklı uca savruluvermiş zihninde. Mesafe büyüdükçe de eşya bakımından zenginleşip düşünsel örgütlenme bakımından, başka bir deyişle insana yaklaşma bakımından yoksullaşmışsın. Öyle davaları savunup, öyle davalarda karar alıcı pozisyonun da olmuşsun ki, toplumsal statün seçkinler nazarında her geçen gün daha da parıldamış, pırıl pırıl ışıldar olmuşsun. Gerekçen de hazır, dünyanın düzeni böyle kurulmuş. Ya uyum sağlarsın ya da kurtlar sofrasında yem olursun. Kafan öyle karışmış, hukuk felsefesinden öyle uzaklaşmışsın ki şeytanın avukatlığındaki akıl oyunları zihinsel örgütlenmene geri döndürülemeyecek zararlar vermiş. Hakikati bir oyundan ibaret zanneder durumdasın. Bir adalet oyunu içine hapsolmuş olduğunu ayrımsamak artık çok zor senin için. İlkeler eğilip bükülür olunca yaşam da bir oyuna dönüşü veriyor yazık!

Diyelim ki düşünmeyi öğretiyorsun, akademidesin. Düşüncen esaret altında, akademik özgürlük hak getire. Pek umurun değil. Tarihten düşünebilen zihinleri aktarırken heyecanla özgürlükten söz ediyorsun. Hepsi bu! Kırkar dakikalık ders saatlerine sığdırdığın özgürlüğün de şimdilerde elinden alındı. Orta yolcusun. Dayanıyorsun. Ne şiş yansın ne kebap! Maaşından, kariyerinden, toplumsal statünden olmayacak kadar muhalefet yapabiliyordun eskilerde, şimdilerde daha zor tabi. Zihnini onca düşün insanının zihni ile etkileşime açıp yine de araçsal aklını besleyebilmenin yolunu bulabilmeni anlamakta güçlük çekiyorum. Dükkânı açmaya gider gibi her sabah fakültedeki odanın kapısını açıyor olman da canımı acıtıyor bilesin. (Bir akademisyenin sözleri idi. “Bugün de dükkânı açmaya geldik” dediğini kulaklarımla işittim.)

Diyelim ki yayıncısın. İnsanlar okusun istiyorsun. Ancak kendin okumuyorsun. Derdin günün “Ne satar?”. Gerekçen de hazır. Bu toplum okumuyor ki, “ne satar?” ayakta kalabilmenin koşul sorusu. Akademi birilerini öne çıkarıyor, sen de peşinden gidiyorsun. Malum okuyan tek kesim orası. Akademinin zincirlerine mahkûmsun, orası da başkaca zincirlerle bağlı. Kısır bir döngü içinde devinip duruyorsun. Aynı kısır döngüye basın aleminin kültür servisleri de bağımlı. Onlar, işin yayım kısmından sorumlular. Kültür dünyası böylesi zincirlerle birbirini, sorgulanamayanı her gün yeniden üretmekle meşgul. Popüler aklın hizmetinde ömür tüketmekle geçiriyorlar zamanlarını. Anlam arayışı mı, etik mi, düşünceyi harekete geçirmek mi, eleştirel düşünüş mü, düş gücünü parıldatmak mı, hapsedildiğimiz yaşamın geçer akçeleri değiller. Kültür dünyasında düşlerini satanlar var olabiliyor gerisi enkaz.

Televizyonlarınızı açtığınızda haber bültenlerinde verilen rakamlar dışında pandemi ile ilgili ne görüyorsunuz. Yaşamın doğal akışı hangi dizide hangi filmde, tanıtımı yapılan hangi kitap ya da müzik albümünde bozulmuş görünüyor. Benim yanıtım hiçbiri. Fabrikalarda, hastanelerde, evlerde, çiftler arasında, aileler içinde, sokakta yaşayan insanlar arasında pandemi süresince ne yaşandığını biliyor muyuz? Bunun müziği yapılabildi mi, filmi çekilebildi mi, dizi senaryosu yazılabildi mi? Neden? “Satmaz mıydı?” ki!

Düşüncenin önüne, insanın özgürleşmesinin önüne konulan engelleri orta sınıf (küçük burjuvanın) cephesinden anlatabilmeyi istedim. İnsana doğru yolculukta ihanetin boyutlarını gösterebilmek bakımından yukarıda anlatmaya çalıştığım tabloyu önemsiyorum. Kuşatmayı kırmanın, zihni, düşünceyi özgürleştirebilmenin yolu buradan geçiyor diye düşünenlerdenim. Takkeyi önüne koyup düşünmenin vakti geldi de geçiyor. Sözünü ettiğin ihanet yüzyılların birikimini taşıyor. Bugüne has değil elbette. Ancak bugün karşı karşıya bırakıldığımız barbarlık, zihnin, düşüncenin karanlığa mahkûm ediliyor olması insanın varlığını tehdit eder boyutlara ulaştı. Yaşamanın şakaya gelmediğini daha acı tecrübelerle deneyimleyebiliriz. Düşünebilme yetisinin insanın elinden alınma çabasının en güçlü olduğu çağı yaşıyoruz.

Yukarıdaki örnekler bilinçli olarak eli kalem tutanlardan verildi. Düşünebilme çabası daha önce bu deneyimi yaşamış zihinlerle etkileşime geçmekle mümkün. Bu da ancak kitaplar aracılığıyla olabiliyor. Kapitalist üretim biçimi, yoksul sınıfın eğitimini sadece talimatnameleri okuyabilecek kadarla sınırlı tuttuğundan, bu sorumluluk daha fazlasını yapabilme olanağını bulabilmiş olanların sırtındadır. Onların da zihinleri araçsal aklın kuşatması altındayken, bu işin içinden nasıl çıkılabileceği arayışından ibarettir tüm çaba. Katkıya muhtaç, tartışmaya açıktır.  

Ankara Devinim Tiyatro-Zincire vurulmuş Prometheus oyunundan bir sahne.